Sayfalar

20 Mart 2010

ERMENİ SOYKIRIMI YALANI İNGİLİZ GİZLİ ÖRGÜTÜNCE NASIL HAZIRLANDI?

Tarih: 26 Ocak 2010, İngiltere Atatürkçü Düşünce Derneği’nin Londra Üniversitesi’nde içlerinde diplomatlar, büyükelçiler, Ankara Devlet Operası’nı kuran Carl Ebert’in oğlunun da içinde olduğu aydınların yer aldığı 350 kişiyi aşkın seçkin katılımcı ile İngilizce olarak düzenlenen ‘’21st Century Leader: Mustafa Kemal Atatürk’ konferansı. Konuşmacılar; Fuad Kavur ve Andrew Mango. Konferansta İADD standını ziyaret eden; İrlanda Komünist Organizasyon’un ATHOL yayınevi editörü ve yetkilileri, bizlere 2009 yılında yayınladıkları bir kitabı sunuyorlar. Kapağında Atatürk’ün kalpaklı bir fotoğrafı var. 21X14 cm ebatında küçük puntolarla 540 sayfa basılmış kitap, Türkiye üzerinde oynanan oyunların ve en önemlisi de Ermeni Soykırımı yalanlarının tarihsel belgelerini ‘ilk defa’ yayınlıyor.

Forgotten Aspects Of Ireland’s Great War on Turkey
1919–1924
(Unutulan Yönleriyle İrlanda’nın Türkiye’ye Karşı Büyük Savaşı: 1914–1924)
Yazan: Dr. Pat Walsh
Yayınevi: ATHOL BOOKS, 540 sayfa, Belfast 2009
Yazar Dr. Pat Walsh, İrlanda ulusal mücadelesinin sosyalist aydınlarından birisi. Çalışmalarını İrlanda ulusal tarihi üzerine odaklamış ve İrlanda ulusal kimliğinin şekillenişi üzerine zengin araştırmaları mevcut. Bunlardan en önemli iki tanesi şu kitaplar:
(İrlanda Cumhuriyetçiliği ve Sosyalizm, Cumhuriyetçi Hareket’in Politikaları 1905-1994) -Irish Republicanism and Socialism, The Politics Of The Republican Movement 1905-1994
(Sivil Haklar Mücadelesi’nden Ulusal Savaşa, Kuzey İrlanda Katolik Politikları 1964-74) -From Civil Rights to To National War, Northern Ireland Catholic Politics 1964-74
ATHOL Yayınevi ise; İrlanda ve genel olarak Britanya’da ‘küçük fakat üst düzeyde etkili’olarak tabir edilen The British and Irish Communist Organisation (B&ICO) (Briton ve İrlandalı Kommunist Organizasyon) olarak bilinen Maoist kökenli organizasyonun yayınevi. Londra, Belfast, Cork ve Dublin merkezli olarak faaliyet gösteriyor. Grubun lideri 1935 doğumlu Brendan Clifford. 1965 yılına kadar “İrlanda Komünist Grup” olarak faaliyet gösteren grubun içinde yer alan Clifford, 1965 yılındaki büyük bölünmede, Maocu kanadın liderliğini üstlenerek gruptan ayrıldı. Troçkist kanat Gerry Lawless’ın liderliğinde Irish Workers Group adını aldı. ATHOL BOOKS yayınevi Belfast’ta bu yıllarda kuruldu. Yayınevi aynı zamanda aylık Irish Political Review ve haftalık The Irish Communist and Workers Weekly yayın organlarını çıkarıyor.
2009 yılında yayınlanan kitabın tanıtımı; Dublin ve Belfast’ta ‘Öğretmenler Sendikası’ tarafından yapıldı. Söz konusu kitap şu anda İrlanda’da Ulster ve Sinn Fein çevrelerinde okunuyor ve inceleniyor. Bu kitapta İrlanda ve dünya tarihinde ilk defa açıklanan tarihsel belgelerin ışığında dile getirilen düşüncelerin siyasallaşması; dünya politikalarında deprem etkisi yaratabilir. Kitabın en büyük önemi belki de bu. Neden? Dr. Pat Walsh, kitabın önsözünde şu vurguyu yapıyor:
İrlanda Cumhuriyeti Atatürk’ün açtığı yoldan kurulmuştur. Atatürk sadece Türk Devleti’nin değil İrlanda Cumhuriyeti’nin de kuruluş temellerinde vardır.
Dr. Walsh bu saptamayı yaparken, İrlandalı tarihçilere” gelin tarihimizle yüzleşelim” çağrısı yapıyor. Türkiye’de aynı çağrıyı yapan bir takım “aydın” takımının Atatürk’ü reddetmesinin aksine, Dr.Walsh Belfast’ta Atatürk’ü 2010 yılında halkının karşısına çıkartıyor. Bunu da bir tarihçi sorumluluğu ile yapıyor.
Sözkonusu kitabın Türk okuyucular için birçok açıdan önemi mevcut. Öncelikle Ermeni soykırımı fabrikasyonun Londra’da İngiliz Devleti’nin içinde oluşturulmuş bir gizli örgüt eliyle nasıl geniş kapsamlı olarak hazırlandığını ve meşhur Mavi Kitap’ın bu örgütten nasıl çıktığının belgelerini ilk defa açıklıyor. Bunu yaparken de 540 sayfalık dev eserini akademik bir omurgaya oturtuyor:
1-Osmanlı İmparatorluğu ile Britanya İmparatorluğu arasındaki devlet mekanizmasını karşılaştırıyor. Osmanlı’daki hoşgörünün Britanya Devleti’nde olmamasının felsefi temellerini tartışıyor.
2-İngiltere’de bir zamanlar varolan olumlu Türk imajının, 1nci Dünya Savaşı’na giden süreçte değiştirilmesi için uygulanan gizli örgüt faaliyetleri sonucunda nasıl değiştirildiğini anlatıyor. Olumsuzlanan Türk imajı ile dağılan Osmanlı topraklarının Batılı güçlere hazırlanması ve ABD’nin İngiltere yanında savaşa sokulması için nasıl kullanıldığını anlatıyor.
3-İrlanda ulusal mücadelesinin, Türkiye ve Atatürk’ü kendilerine model olarak nasıl aldıklarını açıklıyor.
Kitabın içeriğini Türkiye kamuoyuna sunmadan önce son bir noktayı vurgulamak istiyoruz. Bu yazıyı hazırlarken, sıkıntısını çektiğimiz en büyük konu, İrlanda tarihinin Türkler açısından neredeyse hiç bilinmemesi gerçeği oldu. Halbuki, İrlanda ulusal mücadelesi 1900’lerin başlarında dünyada Atatürk ve Lenin gibi iki devrimci önder tarafından yakından takip ediliyordu. Atatürk’ün İrlanda halkının İngiliz emperyalizmine karşı mücadelesine dair, Atatürk’ün Meclis konuşmaları ve Kuvayı Milliye dergisindeki başyazıları mevcut. Öte yandan Lenin, İrlanda mücadelesini ‘burjuva ulusal’ diye küçümseyen Rosa Lüksemburglarla sert tartışmalara girerken, sürekli olarak Türkiye ve İrlanda örneklerini veriyordu. Bu yüzden Türkiye’nin emperyalizme ve Ermeni soykırımı yalanlarına karşı verdiği mücadeleye, kimsenin aklına gelmeyen İrlanda’dan uzanan destek aslında hiç şaşırtıcı olmamalı. Aşağıda okuyacağınız satırlarda bizim hiçbir yorumumuz yoktur.
Okur için özetlenen kitabın bu makalede kullanılan sayfaları şunlardır:
Syf.25-Türklere karşı kullanılan ilk faşist entellektüel W.E.D.Allen
Syf.190-Gizli örgüt elemanı Mark Sykes’ın The Times gazetesindeki makalesi
Syf.192-Weelington House’da ajanlaştırılan yazarlar komitesi.
Syf.195-Ermeni soykırımı fabrikasyonu nasıl hazırlandı.
Syf.197-Mavi Kitabın arkasındaki gerçek.
Syf.198-Malta Sürgünleri davası Londra’dan nasıl yönetildi.
Syf.206-Türklere karşı propoganda faaliyeti.
Syf.207-Anti Türk Kampanyası’nın formülasyonu.

Avustralya ve Yeni Zelanda ulusal uyanışının başlangıcı kendi tarihçileri tarafından Çanakkale Savaşı olarak gösterilir. Avustralya ve Yeni Zelanda ulusalcılığının resmi tarih yazımı Çanakkale ile başlar. Anzaklar olarak bilinen, Britanya İmparatorluk Ordusu içindeki Avustralyalılar ve Yeni Zelandalılar ilk defa Çanakkale’de ‘We are not English anymore’ (Artık İngiliz değiliz) demişlerdir. İrlandalılar bu tarihi yeni yeni tartışmaya başlıyorlar. Pat Walsh’un kitabı bu anlamda İrlanda milliyetçiliğine ve ulus devlet tarih dökümanlarına bir meydan okuma. Neden? 1912-1914 yılları arasında İrlanda İç Savaşı’nın tarafları olan Protestan ve Katolik İrlandalıların, Britanya İmparatorluğu’na bağlılık taraftarı Uslter Gönüllüleri ve IRA temelinde örgütlenen bağımsızlık yanlısı katoliklerin milis örgütlenmeleri, 1nci Dünya Savaşı’nda Britanya Ordusu içinde Türklere ve Almanlara karşı ‘omuz omuza’ savaştılar. Bu tarihe dair, Longman yayınevinin aylık tarih dergisi World History’nin son sayısı Mart 2010 sayısında da Goldsmith University’den Richard Grayson, ‘Düşmanlar Birleşti’ makalesinde İrlanda’nın düşman milis taraflarının 1nci Dünya Savaşı’nda nasıl birleştiklerini anlatıyor. 2002 yılında Oxford Universitesi’nden Adrian Gregory ve Senia Paseta da ‘Savaş Bizi Birleştirdi mi?’ başlıklı bir kitap yayınlamışlardı.
Dr. Walsh kitabında İrlanda iç politikasını ve Amerika’daki güçlü İrlanda lobisini, Ulster, Sinn Fein ve İrlanda Hükümetlerini hep beraber ‘tarihle yüzleşmeye’ davet ediyor. Resmi tarih belgelerini açıklamaya davet ediyor. Kitabın 5 ve 22nci sayfalarındaki önsözde şunları belirtiyor:

“...Sorumuz ortada duruyor: Kasım 1914 yılında İrlanda Türkiye ile niye savaşa girdi? İrlandalı tarihçilerin sormaya tenezzül etmediği bu soruyu şu anda bu yazar soruyor. İrlandalılar kendilerine karşı hiçbir yanlış davranış içinde bulunmayan ve üstelik 1847-8 yılları arasındaki büyük açlık yıllarında kendilerine yardım elini uzatmış Türklere karşı Britanya İmparatorluğu adına savaştı. Her şeyden önce neden İrlanda Türklerle savaştı? Neden İngiltere yüzyıl boyunca müttefiği olan Türklere savaş açtı? Bütün bunlar yanlıştı ve bu sorular yanıt bekliyor. Yanıtlar, ortaya çıkarılmamış İrlanda’nın 1nci Dünya Savaşı’nda Türkiye ile 1914-24 yılları arasındaki savaşının belgelerinde gizli.
Karşınızdaki yazar bu soruları sorarken 1919 ve 22 yılları arasındaki gazeteleri inceledikten sonra, kaçamayacağı bir sonuca da ulaştı. 1nci Dünya Savaşı Kasım 1918 yılında sona ermedi. Bu olgu bir sürpriz değil. İrlanda, Türkiye ile 1924 yılına kadar savaşın içinde oldu...

İkinci unutulan gerçek ise, Modern Türk Ulusu’nun kurucusu ve emperyalizme karşı Türk direnişinin kahramanı Mustafa Kemal Atatürk, modern İrlandalı tarihçiler tarafından ‘sekter yayıncılık’ yapmakla suçlanan Katolik Bülten (Catholic Bulletin) gazetesi tarafından büyük bir saygı gördü.Katolik Bülten; Atatürk ve Türk Cumhuriyeti’ne açık bir destek verirken,İngilizlerin kurulmakta olan İrlanda ve Türkiye Cumhuriyetlerini engellemek için aynı yöntemleri uyguladığına dikkat çekti.
Katolik Bülten ”İngiltere Türkiye ve İrlanda’ya karşı aynı taktiklerle mücadele ederken, tarih her iki Cumhuriyet’in de kuruluşuna şahit oldu” diyor ve ekliyor”T abii ki tek bir farkla, İrlandalılar kaybetti, Türkler kazandı.” Ve ekliyor:
“1924 Lozan Antlaşması’ndan sonra, kurulamayan İrlanda Cumhuriyeti, Türkiye ile savaşın sonunda Britanya İmparatorluğu’na bağlanmaya zorlandı. -Sinn Fein üyelerinin 1914 yılında kendilerini Redmond’un savaşından ayrı tutmalarına rağmen- Lozan Antlaşması ile Türkiye bağımsız ve hükümran bir devlet olarak tanındı.”
“Birçok yönden bu hikaye üç antlaşmanın masalıdır” diyor Dr. Walsh ve devam ediyor: “1921 Anglo-İrlanda Antlaşması, 1923 Lozan Antlaşması ve 1920 yılında yenilen bir ulusa 1920 yılında silah doğrultarak dikte edilen; unutulan Sevr Antlaşması.”

Dr. Walsh kitabında kullandığı tarihsel dökümanları şöyle sıralıyor: “Hanns Froemberg’in 1938 yılında basılan Atatürk kitabı, Catholic Bulletin gazetesinin 1922-24 nüshaları, Lozan Antlaşması tutanakları” Catholic Bulletin’de yer alan saptamaları ve belgeleri şöyle özetliyor:
“1921 Anglo-Irish Antlaşması’na karşı çıkan Fianna Fail (*) ortaya çıkarken Atatürk’ün örneğini izleyerek bağımsız İrlanda’yı kurmuştur. Böylece, belki de Atatürk’ün, Türk Devleti’nin kurucusu olmanın yanısıra... bağımsız İrlanda fikrinin oluşmasında da payı vardır.
İrlanda’ya yetki devri (devolution) veren Yurt Yasası (Home Rule) 1914 yazında kanunlaştı. Yasa maddesi 1912 yılında Parlamentoya sunulduğunda, İrlanda’daki Britanya İmparatorluğu içinde kalmak isteyen protestan ULSTER örgütü, yasaya ülkenin bölünmesine giden süreci başlatacağı gerekçesiyle karşı çıktı. 28 Eylül 1912 yılında 234.046 İrlandalı protestan kadın ve 237.368 erkek kamusal bir bildiri yayınlayarak, yasaya karşı çıktılar ve silahlı UVF-Ulster Volunteer Force’u (Ulster Silahlı Gönüllüleri Örgütü) kurdular. 1913 yılında, bu sefer UVF’e karşı, katoliklerden oluşan İrlandalı ulusalcılar, Dublin Universitesi’nden Eoin MacNeill’in önderliğinde IV-Irish Volunteers (İrlandalı Gönüllüler) adlı silahlı teşkilatı oluşturdular. Ulusalcı güçlerin silahlı örgütü kısa bir süre içinde Ulster’de 40 bin kişiye ulaştı. Bu iki paramileter örgüt, 1914 yılında Home Rule yasasının çıkmasından 6 ay sonra, Türkiye ve Almanya’ya karşı cepheye sürüldü. Katolik ulusalcılar, Londra tarafından ‘Katolik Belçika’nın Almanlardan kurtarılması için ikna edildi. Belçika’da Almanların yaptıklarına dair üretilen haberlerin savaştan sonra kurmaca olduğu anlaşıldı. Protestan Ulsterciler ise Britanya İmparatorluğu’na tam sadakati savundukları için savaşa gönüllü girdiler.
Fakat Çanakkale’ye gönderilen İrlandalılar ülkelerine oldukça farklı döndüler. Özellikle Katolik ulusalcılar. Savaştan önce, istemlerini sadece ‘yerel özerklik’ ile sınırlayan İrlandalı ulusalcılar, Çanakkale’den, Türk direnişinden etkilenerek tam bağımsızlık talebi ile döndü, Cumhuriyetçilere dönüştü ve tamamına yakını IRA saflarına katıldı. 1916 Paskalya ayaklanmasının altında yatan önemli etmenlerden biri, Çanakkale ruhuydu. İrlandacada, Poblacht na hÉireann or Saorstát Éireann olarak geçen İrlanda Cumhuriyeti fikri, 1919-1922 yılları arasındaki İrlanda bağımsızlık savaşının kaynakları, Çanakkale’den Cumhuriyet ve Bağımsılzık fikri ile dönen askerlerde yatıyor. IRA ya da İrlandacada Oglaigh na hEireann yani İrlanda Cumhuriyetçi Ordusu’nun 1913 yılında kurulduğunda iki monarşili sistemden tamamen bağımsız Cumhuriyet fikrine geçmesi, İrlanda Cumhuriyetçi Partisi Fianna Fail’in tarih sahnesine çıkması’nın altında Catholic Bulletin nüshalarında yer alan tek bir etmen var: Atatürk. 1921 Antlaşması İrlandayı sorunları halen daha devam eden bir şekilde ikiye böldü. Bağımsız İrlanda 1937 yılına kadar tanınmadı. Kuzey İrlanda’yı Bağımsız İrlanda’dan kopararak Britanya’ya bağladı. Peki bu süreçte; İrlanda’daki cumhuriyet fikri nasıl gelişti?”
Nisan 1923 yılında Catholic Bulletin, alışılmadık bir şekilde Lozan Antlaşması’nın resmi İngiliz belgelerini yayınlamaya başladı. Dr. Walsh kitabında bu yayın programını şöyle yorumluyor:
“...Catholic Bulletin, Lozan belgelerini yorumsuz yayınlamaya başlar. Yoruma da gerek yoktur. Britanya İmparatorluğu’na diz çöktüren bir milletin mücadelesi İrlanda’ya örnek teşkil etmiştir. Bu anlamda kanımca, Atatürk’e İrlanda Cumhuriyeti’ne ilham ve örnek teşkil ettiği için borcumuz vardır. Atatürk’ün Türkiye için yaptığını, İrlandalıların da İrlanda için yapması fikri bir vizyon oluşturmuştur.”
Dr. Walsh, kitabındaki tezleri Anglo-Sakson dünyasındaki tarihsel Türk imajı ve bu imajın fabrikasyonla değiştirilmesi üzerine oturtuyor.
“Türk deyince 1915 yılına kadar İngiltere’de ilk akla gelen gerçek bir centilmen imajıydı. Türkler İngilizlere silah doğrulttuktan sonra bile bu imaj değişmedi ve yerini ‘temiz ve dürüst savaşçı’ imajı aldı. Osmanlı İmparatorluğu’nun toparklarının parçalanması sürecinde bu imajın değiştirilmesi gerekiyordu.
Bu işin ilk adımı olarak Ermeni soykırımı fabrikasyonuna başlandı. Bu amaçla ilk göreve getirilen kişi W.E.D Allen (1901-73) oldu. Allen aristokrat ailelerin çocuklarının okuduğu Eton mezunuydu. 1919 yılında Avrupa’da Türkler adlı kitabını yazdı. Bu kitabında Türklerin Avrupa’daki yerini şöyle tanımlıyordu: ‘...Orta Asya’nın steplerinden gelen göçmen çobanlardan oluşan garip bir kabilenin Avrupa’daki bir düzine ulus üzerinde egemenlik kurması nasıl mümkün olabilir ki?’
“Allen, 1920 yılında Türkler ile Yunanlıların Savaşı’na savaş muhabiri olarak katıldı. 1929 yılında Kraliyete bağlılık yanlısı Unionist Parti’den Batı Belfast milletvekili seçildi. 1931 yılında Sör Oswald Mosley’in faşist partisine katıldı. Mosley’nin yakın arkadaşı olarak, faşist Kara Gömlekliler örgütünün kuruluşunda görev aldı. 1934 yılında James Drennan takma adıyla Oswald Mosley ve Britanya Faşizmi adlı bir kitap kaleme aldı. Mussolini ve Mosley arasındaki resmi görevli kurye görevine getirildi. Daha sonradan bu dönemde Sör Basil Thomson’un başkanlığındaki ‘Special Branch’ daki MI5 (İngiliz içistihbarat servisi) görevlisi olduğu öğrenilecekti. İki dünya savaşı arasında, Anadolu’da ve Kafkaslarda MI5 adına araştırmalar yaptı. 1943 yılından 1948 yılına kadar Ankara’da İngiliz Büyükelçiliği Enfromasyon Bürosu’nun başkanlığını yaptı. 1948 yılında Kraliyet madalyası ile ödüllendirildi. Ulster Unionist (Protestan Kraliyet yanlısı örgüt) ve faşist olarak; Türkiye aleyhindeki ilk raporları kaleme alan kişidir.”

ANTİ-TÜRK PROPOGANDASININ MODELİ
Anti Türk propogandasının modeli ise 20 Şubat 1917 yılında The Times gazetesinde çıkan bir makale ile başladı. Yazarın adı Mark Sykes idi. Türklerin 700 bin Ermeni’yi kestiğini ilk olarak Sykes dile getirdi. Sykes The Times gazetesinde çıkan makalesinde şunları dile getiriyordu:
“...Kısa zaman öncesine kadar, İngiltere’de Genç Türk denilince akla, Anadolu’ya geziye giden romantik İngiliz seyyahlar ve politikacıların da katkısıyla, dürüst ve temiz bir savaşçı olan Türkler geliyordu... Bir kez daha şu Genç Türk’e Alman üniforması ile bakın. Alman militer sesi. Alman Teknik eğitimiyle yetişmiş Genç Türk. Alman profesörleri ona kitle propogandası, politika ve patlayıcıları öğretmiş... 2.5 yıl boyunca katliamlar yaptı, ihanetler yaptı, bütün anlaşmaları ihlal etti, savaş esirlerimizi katletti, yaralılarımızı öldürdü, kadınlarımızı rehin aldı ve halen daha birileri ‘temiz savaşçı Türk’ (clean fighting Turk) diyor... Bu Türkler 700 bin Ermeniyi katlettiler, Lübnan’da açlık ve sefillik yarattılar, Yahudi kolonistleri yok ettiler...”
Sykes’ın The Times gazetesinde yayınlanan bu makalesi, 100 bin kopya basıldı. 30 bin adedi Amerika’ya gönderildi. Sykes’ın mektubu Ermenilerin öldürülmesini temel alarak oluşturulan Anti-Türk Kampanyası’nın modeli oldu.(syf.207)

WELLINGTON HOUSE VE TÜRK
Pat Walsh’ı okumaya devam ediyoruz:
“Türklere karşı kampanya ve Ermeni katliamı fabrikasyonu 1914 yılında kurulan gizli bir örgütlenmenin içinde oluşturuldu. Britanya Devlet yapısı içindeki bu gizli örgüt 1914 sonbaharında adını o tarihte İngiliz Parlamentosu’nun kalbi olan ve Buckingham Sarayı’nın yanında bulunan, Wellington House’da örgütlenen Savaş Propoganda Bürosu’ndan (War Propoganda Bureau) alıyordu. Doğrudan dışişlerine bağlı olarak kurulan bu gizli örgütün tüm bilgileri ve dokümanları savaştan sonra Wellington House’ın şaibeli bir şekilde tamamen yanmasıyla yok oldu. Bu gizli örgütün ve Türkler aleyhindeki propoganda faaliyetleri 1935 yılına kadar ortaya çıkmadı. Wellington House’da Türklere karşı yapılan kurmaca Ermeni katliamı haberlerinin esas hedefi Amerika Birleşik Devletleri’ydi.(syf.207) ( Bu konudaki geniş dökümantasyon için şu kaynağa bakınız: Wellington House and British PropogandaDuring The first World War, M.L. Sanders, The Historical Journal, XVIII, 1975)
Savaş Propoganda Bürosu’nun başında Liberal milletvekili Charles F.Masterman bulunuyordu. Eski kabine bakanı ve Daily News gazetesinin edebiyat editörü olan Masterman, Asquith Hükümeti’nde bakanlık yapmıştı. Asquith kendisini bu gizli büronun başına davet ettiğinde, misyon çok netti. İngiltere’nin düşmanlarını kötü ve şeytan göstermek ve İngiltere’yi haklı göstermek. İşin başında bu büro Almanlara karşı örgütlenmişse de daha sonta Türkler özel çalışma alanı oldu.”

TÜRKLERE KARŞI AJANLAŞTIRILAN İNGİLİZ YAZARLAR VE GAZETECİLER
“Masremann görevi kabul ettiğinde, İngiliz edebiyatının önde gelen 25 yazarını Wellington House’a davet etti. Toplantının amacı Britanya İmparatorluğu’nun savaştaki çıkarlarını korumaktı. Yazarlara bu örgüt ve toplantının başlatacağı faaliyetler hakkında hiçbir yere bilgi sızdırmamaları dikte edildi. Wellington House’daki bu toplantılardan ve çalışmalardan, Ermeni katliamı haberlerinden İngiliz Parlamentosu’nun bile haberi olmadı. Wellington House’daki gizli faaliyete kimler katıldı. Bu bilgi ilk kez geniş kamuoyuna açıklanıyor: Thomas Hardy, H.G.Wells, John Galsworthy, Arthur Conan Doyle, John Masefield, Arnold Bennett, G.K. Chesterton, J.M.Barrie, G.M.Trevelyan ve diğerleri.”(syf.192)
Dr.Walsh, kitabında bu toplantının İngiliz tarihindeki en geniş katılımlı yaratıcı ve akademik toplantı olduğunu belirtiyor. İkinci toplantı bu sefer gazetecilerle yapıldı:
“İngiltere’nin önde gelen gazete editörleri örgütte biraraya geldi: Geoffrey Dawson, Edward Cook, J.L. Garvin, J.A. Spender ve diğerleri...
Wellington House, gizli bir yapılanma olduğu için yayınların özel yayınevleri tarafından basılması ve dağıtımı görevini de üstlendi. Yayınevi editörleri Wellington House’a çağrıldı. Oxford University Press, Macmillan, Hodder and Stoughton, Methuen yayınevleri yani dünyanın en büyük ve prestijli yayınevleri örgütlenmeye dahil edildi. Oxford University Press ve John Murray yayınların dağıtımı işini üstlendiler. Amerika’da tespit edilen 13 bin etkili kişinin de içinde olduğu bir adres listesine; aristokratların imzaları ile yayınlar ulaştırılmaya başlandı.”

ERMENİ SOYKIRIMI YAYINLARI BAŞLIYOR
“Wellington House gizli propoganda Bürosu, İngiltere’nin o tarihe kadar yetiştirdiği iki öenmli tarihçiyi görevlendirdi. G.P.Gooch ve Arnold Toynbee. Toynbee, Wellington House’da tarihçi olarak değil propogandist olarak görevlendirildi. Toynbee az sonra değineceğimiz meşhur Mavi Kitap’ı da Wellington House memuru olarak yazdı. Wellington House’da Türkleri hedef alan kitapların uzun bir listesi mevcut, bunlardan bazıları:
Mark Sykes, British Palestine Committee, The Clean Fighting Turk
E.F.Benson; Crescent and Iron Cross, Deutschland über Allah
Israel Cohen; The Turkish Persecution of the Jews
Edward Cook; Britain and Turkey
E.W.G.Masterman; The Deliverence of Jerusalem
Basil Mathews; The Freedoom of Jerusalem
Esther Mugerditchian; From Turkish Toils
Martin Niepage; The Horrors of Allepo
Cannon Partif; Mesopotomia
R.W.Seaton; Serbia, Yesterday, Today and Tomorrow
Josiah Wedgewood; With Machine Guns in Galliboli
Chaim Weizmann, R.Gothell; What is Zionism?
Anon; Subject Nationalities of the German Allies, Syria During March 1916
S.Tolkowsky; Jewish colonisation in Palestine
Arnold J.Toynbee; Armenian Atrocities:The Murder of a Nation, Turkey-A Past and a Future, The Murdereous Tyranny of Turks

MAVİ KİTABIN ARDINDAKİ GERÇEK
Daha geçtiğimiz yıl Lord Avebury’nin eline alarak Ankara’ya geldiği Mavi Kitap’la ilgili İngiltere bu kitabın savaş döneminde propoganda amacıyla yazıldığını dile getirdi bugüne kadar. Ama kullanmaya da ısrarla devam etti. Mavi Kitap’ın ardında başka gerçekler de var. Türkler aleyhine uzun bir liste oluşturan bu kitaplardaki tüm kurmaca malzeme yazarlar arasında aslında tek bir merkezden çıkan akademik referanslarmış gibi kullanıldı. Dr. Walsh Türklere karşı fabrikasyonun bu korkunç metodunu ortaya sererken bir örnek veriyor:
“Örneğin o yıllarda hayalet romanlarının ünlü bir romancısı olan Canterbury Archbishop’u E.F.Benson ‘Crescent and Iron Cross’ kitabının önsözünde kullandığı kaynakları şöyle açıklıyor:
‘...Ermeni katliamlarına ilişkin şu kaynaklara başvurdum: Lord Bryce’ın topladığı ifadeler, Bay Arnold J.Toynbee’inin The Murder of a Nation ve The Murdereous Tyranny of the Turks ve Dr.Martin’in Niepage’ın The Horrors of Aleppo kitabı. İlk bölümde Bay D.G.Hogarth’ın The Balkans (Clarendon Press,1915) adlı kitabına başvurdum...’
Değişik yayınevlerinden çıkan, değişik kitaplardan kullanılan kaynaklar. Aslında tüm kitaplar tek bir gizli merkezden çıkmış. Yazarlar birbirlerinin çalışmalarının haberleri yokmuş gibi birbirlerine referanslar veriyorlar...”

MAVİ KİTABIN AMACI: Malta sürgününü gerçekleştirmek ve ABD’yi savaşa sokmak.
Şunu özetleyebiliriz: Mavi Kitap, gelecekte kullanılmak üzere raflarda tozlanmaya bırakıldı, ta ki Britanya’nın Türklere karşı kullanmasına tekrar ihtiyaç duyuluncaya kadar.’
(Dr.Walsh, a.g.e: syf.198)
Dr.Walsh devam ediyor:
“Mavi Kitabın içeriğine ilişkin Britanya Hükümeti tarafından hiçbir zaman tatmin edici bir resmi açıklama yapılmadı. Toynbee, 1922 yılında yayınlanan Western Question and Turkey adlı kitabının 50inci sayfasında, kitabın ‘propoganda’ amacıyla yazıldığını belirtmesine karşın...
İngiliz tarihçi Trevor Wilson bu konuda şunları söylüyor: ‘Lord Bryce bu iddiaların yalan ya da sahte olduğunu söyleme seçeneğine sahip değildi. Toynbee’nin Türkiye ile benzer bir şekilde Almanya’nın Belçika’da yaptığı insanlık dışı işlemlere dair fabrikasyon haberlerinin; hiçbirinin doğru olmadığı da savaştan sonra ispatlandı. (Journal of Contemporary History, Haziran 1979)’
“Fakat Britanya Hükümeti, 1920-21 yılları arasında MaviKitap’ta yazılanları delil gösterererek o zamanki ulusal önderleri Malta’ya sürgüne göndertti. Mahkeme heyetine Mavi Kitap verimesine karşın; iki yıl süren yargılamalardan sonra, yargı sanıkları delil yetersizliğinden serbest bıraktı. ( Bu teknik Kuzey İrlandalı okurlara hiç yabancı gelmeyecektir.)
Mavi Kitap, Haziran 1915 yılında, 2.5 milyon adet basıldı ve dağıtıldı. 1916 yılında 200 ve 1917 yılında 400 üzerinde yayınevi tarafından 17 dile çevrilerek milyonlarca basıldı. Mavi Kitap broşürleri ABD’deki bütün kütüphanelere, doktor kliniklerine, berber dükkanlarına dağıtıldı. Savaş yıllarında 7 milyonun üzerinde kopya dünyadaki fikir üreticilerine yollandı. Özel hedef ABD’ydi. Gilbert Parker, ABD’de 13bin etkili ismin listesini çıkardı. Bu seçkin kişiler, Devlet Propoganda Bölümü’nden belge aldıklarını bilmeden bu zarfların kendilerine İngiliz elitlerinden gönderilidiğini zannettiler. Kitapların pahalı olması ve sadece üst orta sınıflar tarafından okunabilmesi nedeniyle, Wellington House, Illustrated London News matbaasında birçok dilde kendi gazetelerini basmaya başladı. Savaşın başlaması ile beraber İngiltere, Almanya’dan ABD’ye giden iletişim hatlarını ve kablolarını kesti ve ABD’ye tüm bilgi akışı sadece İngiltere’den gerçekleşmeye başaldı. (Kaynak: H.C. Peterson, British Influence On The American Press 1914-17, American Political Science Review, February 1937, syf.81)
H.C.Peterson; Ermeni Soykırımı haberlerinin de ABD’ye İngiltere’den gittiğini, Alman haber ajanslarının sansürlendiğini belirterek, İngiliz medyasının Amerikan medyasına dönüştürüldüğünü anlatıyor.
Amerika’ya yapılan Türk karşıtı propogandanın amacı; Anadolu’da Ermenileri protestanlaştırmak için faaliyet gösteren Amerikalı misyonerlerin hazırladıkları zemin üzerinde ABD’yi savaşa dahil etmekti. Türklerin Doğu Avrupa’da Yahudileri de katlettikleri Amerika’daki Yahudi cemaatini ayrıca harekete geçirmeye yetiyordu. Kuşkusuz bu propogandanın bir diğer amacı da parçalanan Osmanlı topraklarını Batılı güçlere paylaşım için hazırlamaktı. İngiltere’nin Amerika’ya yönelik propogandasının bir diğer nedeni de, Amerikan elitlerinin savaş yıllarında İngiltere’ye değil Almanya’ya sempati duydukları gerçeği idi.
İrlandalı sosyalistler; Dr.Walsh’ın kitabı ile büyük bir tarihsel sorumluluğu yerine getirdiler. Şimdi bu kitapta ortaya konan tarihsel gerçeklerin artık siyasallaşmasının zamanı geldi. 1900’lerin başlarında Türkiye karşıtı faaliyetlerin perde arkası; basit bir tarih tartışması değil. Bunun siyasal etkileri halen daha devam ediyor. Bu kitaptaki belgelerin siyasallaşması demek; Ermeni Soykırım yalanlarını onaylayan dünyadaki tüm Meclislerin ve Türkiye’deki işbirlikçilerinin bir kez daha düşünmesi anlamına geliyor. Ya 1915’lerde İngiliz devleti içindeki bir gizli örgütün fabrikasyonuna doğru demeye devam edecekler ya da tarihin önünde saygıyla eğilecekler.

Kağan Güner
İADD Yönetim Kurulu Başkanı
Odatv.com

22 Kasım 2009

Ermeniler 2 Milyon Osmanlı'yı öldürdü














ABD'DEN ŞOK RAPOR
Monday, 22 June 2009 07:25
ABD eski Başkanı Reagan’ın danışmanı Fein: “Beyaz Saray araştırma yaptı, Ermenilerin 2 milyon Müslüman Osmanlı’yı katlettiği ortaya çıktı. Ermeniler, kendi arşivlerini açmıyor, çünkü bu gerçeğin ortaya çıkmasını istemiyor…” dedi.
ABD Başkanı Ronald Reagan’ın hukuk danışmanlığını yapan Bruce Fein, sözde Ermeni soykırımı iddialarını değerlendirdi. Ermenilerin bu iddialarının son derece asılsız olduğunu belirten Fein, Reagan’ın başkan olduğu 1981′de bu konunun Beyaz Saray tarafından araştırıldığını ve iddiaların asılsız olduğunun belgelendiğini söyledi. İşte sözde Ermeni soykırımı konusunda Fein’in açıklamaları:
“Osmanlı İmparatorluğu’nun azınlıklara karşı “müthiş” sayılabilecek bir özen gösterdiği gerçeğini unutmamak gerekir. Azınlıklar, kendi dini özgürlüklerini ve hayatlarını son derece rahat bir şekilde sürdürdü.
Ermeni terör çeteleri I. Dünya Savaşı sırasında Fransa ve Rusya ile birlikte Osmanlıları öldürdü. Bu rakamın 2 milyon civarında olduğu bir gerçek. Ermeni kayıplarının ise 500 bin civarında olduğu araştırmalarla kanıtlandı. Burada asıl önemli konu, Ermenilerin ihanetidir. Osmanlı da kendisini savundu. Özellikle ABD’de yaşayan Ermeniler, soykırım yalanı ile büyük getiri sağlıyor. ABD yönetimi de büyük paralar döndüğü için Ermenileri karşısına almak istemiyor. Ermeniler ısrarla kendi arşivlerini açmıyor. Çünkü yıllardır soykırım yalanı ile dönen getirimi kaybetmek istemiyorlar. Arşivler açıldığı anda gerçek ortaya çıkacak.”


.

26 Nisan 2008

Ermeni Meselesi

Sayın Orhan Çekiç'in uzun yıllarını alan bir çalışmasının, özeti. Bu kadarı bile ne kadar haklı olduğumuzun kanıtıdır.

GİRİŞ

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi son sınıfında (1966), Siyasal Doktrinler Tarihi dersinin bir yerinde, Bülent Hoca (Prof. Dr. Bülent Daver), birden aklına gelmiş gibi, “…Çocuklar!” demişti. “İçinizde ilerde araştırma yapacak birileri çıkacaktır. Şu Ermeni meselesini inceleyin. Göreceksiniz ki bu konu kadar Türkiye’nin haksız eleştirilere uğradığı bir başka sorunu yoktur ve ne yazık ki, bu mesele bizde de yeterince incelenmemiştir. Oysa mutlaka araştırılmalıdır. Olanak bulursanız bu tür çalışmalara katkıda bulunun.”

Bu öğüdü dinleyen o sınıftan şu anda iki şehidimiz var: 1761 Bahadır Demir ve 1839 Reşat Moralı. Ermeni terörü Bahadır’la başladı. Ermeniler Konsolos Muavini Bahadır Demir’i Los Angeles’da, Santa Barbara kentindeki Biltmore Oteli’nde, 27 Ocak 1973 Cumartesi günü katlettiler.

Bir Rus Ermenisi olan katil Gourgen Mıgırdıç Yanıkyan’ın davetine Başkonsolosumuz Mehmet Baydar da katılmıştı. Başkonsolos ve yardımcısı ölüme birlikte yürüdüler. Nedenini bile anlayamadan… Çünkü Mıgırdıç konuşmalarına bile fırsat vermemiş, tabancasını çekip her ikisini de vurmuştu.

Paris Büyükelçiliğinde Çalışma Müşaviri olarak görev yapan Reşat Moralı ise 4 Mart 1981 Çarşamba günü Paris’te, Sen Nehri üzerindeki köprülerden birinde ASALA teröristleri tarafından kıstırıldı ve hunharca katledildi. Beraberindeki mesai arkadaşı, din görevlisi Tecelli Arı da bu saldırıdan kurtulamadı.

Bu incelemenin iki amacı var. Biri Daver Hoca’nın öğüdünü tutmak, diğeri sevgili sınıf arkadaşlarım Bahadır ve Reşat’ın ve tüm terör şehitlerimizin önünde saygı ile eğilmek.
Tüm insanlık, hatta Ermeniler adına.

Yan sütunlarda anlattıklarımın, içinde bulunduğumuz coğrafyayı vatan bilen ve bu anlayışla bizimle paylaşan Ermeni asıllı yurttaşlarımızla hiçbir ilişkisi yoktur ve olamaz. Sözümüz devletine silah çeken, bağımsızlık kisvesi altında emperyalist düşmanla işbirliği yapanlaradır.
Bunun adı tüm dillerde “ihanettir”.

O halde sözümüz de hainleredir.



Yrd. Doç. Dr. Orhan Çekiç


ERMENİ SORUNU’NUN TARİHSEL GELİŞİMİ


Bilindiği gibi, emperyalist Hıristiyan batı dünyası, kendisine nazaran doğuda bulunan İslâm dünyasının lideri konumundaki Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalamak ve toprakları üzerinde kendisine bağlı “uydu devletler” kurmak için bu devletin içindeki Hıristiyan unsurları ayaklandırmayı planladığı zaman, bu olayı tüm dünyaya “Doğu Sorunu” olarak sunmuştur.

Artık Batı’nın, doğuda önemli bir sorunu vardır, o da “hasta adam” olarak nitelediği Osmanlı Devletini yıkmak ve topraklarını paylaşmaktır. Asya’nın, Latin Amerika’nın, Afrika’nın paylaşımı neredeyse tamamlanmış, sömürgeciler şimdi de gözlerini dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip olan ve üç kıtanın birleştiği, dünya ticaret yollarının kesiştiği bölgeye, Ortadoğu’ya çevirmişlerdir. Bu bölgenin coğrafya olarak en büyük ve güç olarak en zayıf devleti olan Osmanlı Devleti tüm emperyalistlerin iştahını kabartmaktadır. Artık Osmanlı için zor günlerin yakın olduğu açıkça belli olmuş, konu gazete ve dergilerde açıkça yazılır, çizilir hale gelmiştir. (İngiliz dergisi Punch’da yayınlanan karikatürlere göre, dünyanın emperyalistler arasında pergelle ölçülerek paylaşılacağı günler de, Avrupa’nın birlik olup dev bir piton yılanı gibi Osmanlı’yı sarıp sarmalayacağı günler de yakındır. Osmanlı Padişahı 5. Murat’ın ayaklarına salınmış dört köpek olarak çizilen Bulgaristan, Sırbistan, Karadağ ve Arnavutluğun yakında Osmanlı’dan koparılacağı mesajı da çok kısa süre sonrasında gerçek olacaktır ). Bir plan sinsi şekilde değil açıkça uygulanmaya konmuştur.

Bu planın başarılı olabilmesi için, imparatorluk bünyesinde yaşamakta olan “azınlıklardan” büyük ölçüde yararlanılacaktır. Nitekim kısa bir sürede, imparatorluğun batısında yaşayan çeşitli Hıristiyan unsurlar bağımsızlıklarını birer birer kazanacaklardır. Tüm imparatorluğa dağılmış olmakla birlikte, özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yaşamakta olan Ermeniler ise, aralıksız 35 yıl süren ve tüm Anadolu’yu kana bulayan terör eylemlerine rağmen başarılı olamayacaklar, sonuçları günümüze kadar uzanan pek çok trajedinin yaşanmasına yol açacaklardır. Böylece “Doğu Sorunu” “Ermeni Sorununa” dönüşecektir.

Bu incelemenin kapsamı ve amacı, bu trajedinin tarihsel gelişimini özetlemek ve Ermenilerin çıkış yolu olarak benimsedikleri “terör” yönteminin boyutunu irdeleyerek, Osmanlı Devleti’nin almak zorunda kaldığı tedbirlerin neden bir “soykırım” sayılamayacağını kanıtlamaktır.


SORUN NASIL ORTAYA KONDU?

Osmanlı İmparatorluğu döneminde, imparatorluk sınırları içinde yaşayan pek çok ulus ve kavim arasında “millet-i sadıka” –sadık millet- diye anılan Ermenilerin daima çok özel bir yeri olmuştur.

XIX. Yüzyıl ortalarına kadar Ermeniler, Türkiye’de büyük bir huzur ve refah içinde yaşamışlar, Tanzimat’tan sonra kendilerine devlet memurluğuna da girme hakkı tanınınca kamu yönetiminde de çok önemli görevlerde bulunmuşlardır.

Daha çok ticaret ve sarraflık, kuyumculuk gibi meslek ve sanatlarla uğraşan Osmanlı Ermenileri arasından 29 Paşa, 22 Bakan, 33 Milletvekili, 7 Büyükelçi, 11 Başkonsolos ve Konsolos, 11 Üniversite öğretim üyesi ve 41 yüksek rütbeli memur Osmanlı Yönetiminde görev almıştır. Ermeni Bakanlar arasında Dışişleri, Maliye, Ticaret ve Posta Bakanlıkları gibi son derece önemli ve kilit mevkilerde bulunanlar olmuştur. Balkan Savaşı esnasındaki dışişleri bakanımız Gabriel Nuradunghiyan, bir Ermeni olarak buna güzel bir örnektir.

Müslümanlara tanınan her türlü haktan yararlanan Ermeniler, askere alınmamak gibi bazı ayrıcalıkları nedeniyle ailelerinin sürekliliğini, dolayısıyla refahını sağlamışlardır. Böylece, o dönemin Çarlık Rusya’sında yaşayan Ermenilerle kıyaslandığı takdirde Osmanlı Ermenilerinin büyük bir huzur ve refah ortamında, geniş bir din, dil, eğitim serbestliği içinde özgürce yaşadıkları kolaylıkla gözlenebilir.

XIX. Yüzyıl ortalarına kadar devam eden bu durum özellikle Tanzimat ve Islahat dönemlerinden itibaren yavaş yavaş değişmeye başlamış, Tarihimizde 93 Harbi diye geçen 1877–1878 Osmanlı-Rus savaşından sonra ise dış görünüşü ile milliyetçi akımların etkisiyle, gerçekte ise emperyalist güçlerin kışkırtmalarıyla giderek tehlikeli boyutlara ulaşmaya başlamıştır.

Bu neden böyle olmuştur? Neden adeta birden bire Osmanlı Devleti’nin başına Ermeni Sorunu diye bir gaile çıkarılmıştır? Bu sorun, beklenmez bir şekilde, aniden mi çıkmıştır veya çıkarılmıştır, yoksa büyük bir “master planın” zaman içerisinde uygulanmaya konulan birer parçası olarak, beklenen bir olgu mudur? Arkasında kimler vardır? Şimdi de bu noktaya daha yakından bakalım.

Osmanlı İmparatorluğu’nu içten yıkmak için azınlık unsurları kullanan emperyalist güçler kendi çıkarları doğrultusunda Ermenileri de kullanmışlar ve bir Doğu Sorunu’nun yaratıcısı olmuşlardır. Daha önce Balkanlar’da oynanan ve başarılı olan oyun, bu defa Doğu Anadolu’da tekrar sahneye konmuş, bölgenin özellikle stratejik ve jeopolitik konumu İngiltere ile Çarlık Rusya’sını bu kez bu sahnede karşı karşıya getirmiştir.

Çarlık Rusyasının 1.Petro’dan bu yana izlemekte olduğu temel dış politikası, sıcak denizlere, yani Akdeniz’e inmek olmuştur. Genelde yayılmacı(expansiyonist) bir politika güden Rusya, Balkanlar ve Kafkaslar üzerinden Akdeniz’e inmeyi ulusal bir hedef olarak görmüş, tüm dış politika hesaplarını bu amaca yöneltmiştir. Rusya’nın bu hedefe ulaşmasında ise en büyük engel Osmanlı İmparatorluğu’dur. İşte bu sebepledir ki, Osmanlı İmparatorluğu, tarihi boyunca en çok Rusya ile savaşmıştır, hatta savaşmak zorunda kalmıştır. Zira Ruslar 1.Petro’nun siyasi vasiyetine sıkı sıkıya bağlanmışlardır.

Petro, daha tahta çıkmamış bir prensken, Hollanda’ya geçmiş, işçi olarak gemilerde çalışmış ve deniz aşırı ülkeleri görerek sömürgeleşmenin önemini kavramıştır. O günlerde Moskova ve çevresinde küçük bir kara devleti olan Rusya’yı büyütmek için Petro, denizlere açılmanın gerektiğini görmüş ve Rusya’nın 200 yıl boyunca uygulayacağı dış politikasının temelini atarak iki önemli karar almıştır:
1.”…Rusya’nın hiçbir limanı yoktur. Oysa denizlere açılmalıdır. O halde kuzeyde Baltık Denizi’ne çıkmak zorundayız. Bu durumda, bu kıyıları elinde tutan İsveç’le savaşmak, kaderimizdir. Başka türlü yaşamamız mümkün değildir…”

Petro bu kararı üzerine İsveç’le savaşır ve Şarlken’i 1706 ‘da Paltova’da yenerek Baltık kıyısında ilk limanını, kendi adını taşıyan Petrograd’ı kurar ve Rusya böylece Baltık Denizi’ne çıkar.

2. “… Karadeniz üzerinden Boğazlar yoluyla sıcak denizlere, Akdeniz’e inmeli, İskenderun limanını ele geçirmelidir. Karadeniz ve Akdeniz’e egemen güç Osmanlı Devleti’dir. O halde kaçınılmaz olarak Osmanlı Devleti ile sürekli savaşta olmak da gene kaderimizdir...”

Bunu da göze alır ama Osmanlıya karşı 1711 yılında Prut Savaşı’nı kaybeder, hayatını zor kurtarır. Hesap yanlış tutmuştur. Osmanlı Devleti bir İsveç değildir, dönemin en güçlü imparatorluğudur.

Bu mağlubiyete rağmen Rusya ana hedeften sapmayacaktır. Hele ileriki yıllarda Süveyş Kanalı açılıp da Kızıl Deniz üzerinden Hint Okyanusu’na kolayca çıkmak, en büyük rakip İngiltere’nin Hint yolunu kesmek olanağı doğunca, Rusya Osmanlı Devleti’ni yaşam alanı içindeki en büyük engel olarak görmeye başlayacaktır. O halde, Boğazlardan geçemediği takdirde Balkanlar üzerinden Ege’ye çıkmak, Kafkaslar üzerinden de Basra Körfezi’ne çıkarak Hint Okyanusu’na açılmak, bu yol kapatılırsa bu kez de Kilikya üzerinden Akdeniz’e inmek Rusya’nın temel dış politikası olacak, bu politikanın da uygulanmasında baş aktörler, Osmanlı Devleti bünyesindeki “azınlıklar” olacaktır. Ortodoks dünyasının hamisi rolünü üstlenen Rusya, bu azınlıklar silahını başarıyla kullanacaktır.

1877 Osmanlı-Rus Savaşı da Rusların bu amaçlarının ürünüdür ve savaşı gerçi Rusya kazanmıştır ama bu savaş aynı zamanda Balkanlar’daki Rus emellerine de mezar olmuştur. Rusların desteğiyle yaratılan Muhtar Bulgaristan Prensliği Ruslara karşı bir durum almış, bağımsızlığına Rus silahları sayesinde kavuşan Sırbistan bile Avusturya’ya yaklaşır bir tutum içine girmiştir. Böylece Rusların Balkanlardan Akdeniz’e inmeleri olanak dışı hale gelmiştir. Bu durumda elde kalan tek alternatif, acaba Ermeniler vasıtasıyla Kafkaslar üzerinden Basra Körfezine veya Kilikya üzerinden İskenderun Limanı’na ulaşılamaz mı?
İşte Ermeni Sorunu’nun embriyonu böylece yaratılmıştır.

Ayrıntısını özetle de olsa göreceğimiz üzere emperyalist Rusya – İngiltere rekabeti ve konuya değişik açılardan kendi çıkarları doğrultusunda katılan Fransa ve ABD, bu sorunun baş mimarlarıdırlar. Bugün de aynı rolü oynamaktadırlar zira bu emperyalistlerin Ermenilere ödenecek diyet borçları vardır. Yerlerinden yurtlarından olan ve bu toprakların insanı Ermenileri kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirerek sonu olmaz bir yola sokanlar, bu sorunu sadece 1915 yılında alınan “zorunlu göç” kararına bağlayarak açıklayanlardır ve tam bir suçluluk kompleksi içinde kıvranmaktadırlar. 1915 olayları “Ermeni Sorunu Aysbergi”nin (iceberg) sadece görülen zirvesidir, oysa sorunun kökü çok derinlere gider. Bu anlamda olayların İttihat ve Terakki Partisi ve yöneticileriyle de bir ilgisi yoktur. Kimi Türk aydınlarca da desteklenen ve İttihat Terakki yöneticilerini birer soykırım suçlusu olarak suçlayanlar ve bu görüşe destek verenler, 1915 yılı öncesinde olup bitenleri görmeyen veya görmek istemeyenlerdir ki, bu da tarihe şaşı bakmak olur, bizi gerçeğe ulaştırmaz. Örneğin, 1878 yılında İstanbul’un kapılarına kadar gelip Yeşilköy’e (Ayastefanos) dayanan Rus ordularının komutanı ve Çar’ın da amcası Grandük Nikola’yı ziyaret edip, ondan bağımsız bir Ermenistan kurulması için yardım isteyen Osmanlı tebası Ermeni Patriği Nerses Varjabedyan’ı anmaz ve bu ziyareti görmezden gelirsek, ekilen tohumları, yeşeren sorunları elbette görmez, göremeyiz. Oysa o tarihte ortada ne bir İttihat Terakki Partisi vardır, (zira parti 21 sene sonra 1899’da kurulacaktır), hatta ne de Enver Paşa sağdır.
Özetle, İttihatçı liderler olan Enver, Cemal ve Talat Paşalar henüz dünyada bile yokken, Osmanlı Devleti’nin ciddi bir Ermeni Sorunu vardır.

Gerçekten de, örneğin ihtilalci birer parti olarak kurulan ve Anadolu toprakları üzerinde bağımsız bir Ermenistan kurmak için sonuna kadar savaşacağını, amaca ulaşmak için ise başvurulacak yöntemin terör olacağını açıkça kuruluş tüzüğünde ilan eden Hınçak Partisi 1887’de Cenevre’de kurulduğu zaman, Talat Paşa henüz 13 yaşında bir çocuk, Cemal Paşa ise 15 yaşında bir gençtir, muhtemelen her ikisinin de yaklaşan tehlikeden haberleri bile yoktur. Mutlak görülen odur ki, İttihat Terakki Partisi daha kurulmamışken, sonradan yöneticisi olacak olanların bir kısmı daha dünyada bile değilken, kimi yöneticileri ise birer çocukken Anadolu’da bir Ermeni Sorunu vardır ve devletin güvenliğini ve bütünlüğünü ciddi şekilde tehdit etmektedir. Bu sorunu 1915’teki Tehcir (Zorunlu Göç) kararından itibaren ele alma alışkanlığından bir türlü kendilerini kurtaramayan kimi aydınlarımız acaba 1880’lerden itibaren ülkede cereyan eden bölücü faaliyetleri sahiden mi bilmezler, yoksa görmezden mi gelirler, hep merak etmişimdir. Anlaşılan odur ki, 1915 yılında bir zorunlu göç olayı yaşanmasaydı bile, Osmanlı Devleti benzeri bir kararı almak zorunda kalacaktı, zira Ermeniler Osmanlı Devleti’ni zecri tedbirler almak yolunda sürekli zorlamaktaydılar. 35 senedir süren ve tüm Anadolu’yu kana bulayan isyanlar bunun kanıtıdır ve esasen buraya kadar anlatılanlar birer tarihi gerçek olarak ortadadırlar ve hiç kimse tarafından da bir itirazla karşılanmazlar.

Oysa o günlerde devleti yönetenler ise, doğal olarak ülkenin bütünlüğünü ve güvenliğini sağlamak çabasındadırlar. Doğal olmayan ise, dış müdahalelerdir.

İşte Ermeniler, önce muhtar, sonra bağımsız bir Ermenistan Devleti kurmak hayaliyle ve fakat aslında bir sıçrama tahtası görevini üstlenmek üzere Ruslar tarafından böylece isyana teşvik edilmişler ve kullanılmışlardır. Bu oyunu gören İngiltere Akdeniz’e inen ve Hindistan yolu için son derece yaşamsal bir yere ulaşan Rusya’nın kendisi için ne denli tehlike olacağının bilinciyle karşı tedbir almaya çalışmış, bu meyanda, Hindistan yolu için son derece önemli bir stratejik konumu olan Kıbrıs’ı Rusya’ya karşı müştereken korumak önerisi ile Osmanlı Devleti’ne başvurmuştur. Savaştan henüz çıkmış olan Osmanlı Devleti bu öneriyi kabul etmek zorunda kalmış ve İngiltere bu maksatla 1878’de Kıbrıs’a çıkmıştır. Bunun karşılığında İngiltere, Osmanlı Devleti’nin Rusya ile imzaladığı Ayastefanos Anlaşmasını hükümsüz kılmış, konuyu Berlin Kongresi’ne taşımış ve Osmanlı toprakları üzerindeki İngiliz-Rus rekabeti farklı bir boyuta ulaşmıştır.

O ana kadar, takriben 100 senedir izlediği dış politika ile Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünü koruma siyaseti güden İngiltere artık görmüş ve anlamıştır ki, Osmanlı Devleti’nin sonu gelmiştir ve ne yapılırsa yapılsın onu ayakta tutacak güç artık yoktur. Bu durumda Rusların güneye inmesini engellemek üzere arada tampon devletler kurmak gereklidir, o halde Kafkasları ve Doğu Anadolu’yu içine alacak büyüklükte bir Ermenistan kurulmalı, bu kuruluş İngiliz desteğinde olmalı, böylece kurulacak Ermenistan bağımsızlığını Rusya’ya değil, İngiltere’ye borçlu olmalıdır. Birer Türk dostu olan Palmerston, Salisbury, Disraeli gibi hükümetlerin dönemi artık geride kalmıştır ve şimdi Gladstone yepyeni bir politika ile Osmanlı’nın karşısındadır. Kısacası “bağımsız bir Ermenistan kurmak için” şimdi iki ülke yarış halindedirler ve işin aslı, Rusya muhtar bir Ermenistan’dan yana değildir, zira Ermeniler bu kozu İran Ermenistanı’nda Ruslara karşı kullanacaklardır. Rusya, Doğu Anadolu toprakları üzerinde bir Ermenistan’dan yanadır, kendi topraklarında değil.

Böylece Osmanlı Devletine başkaldıran Ermeniler özellikle 1878–1914 yılları arasında Anadolu’nun çeşitli yörelerinde sınırsız sayıda ayaklanmalar çıkarmışlar, büyük katliamlara girişmişler, bunu engellemek üzere üstlerine gönderilen meşru güvenlik kuvvetleriyle çatışmışlar, alınan her tedbiri “Türkler bizi katlediyor” şeklinde dış dünyaya yansıtmışlardır.

Kurdukları ihtilalci Hınçak (1887) ve Taşnak (1890) partileri ve bunların destekleyicileri vasıtasıyla dünya kamuoyunu sürekli olarak yanıltmışlardır. Her ayaklanma tam bastırılacakken dış güçlerin müdahalesini sağlamışlar, bu güven nedeniyle de her fırsatta yeniden ayaklanabilmişlerdir. Dünün sadık milleti artık Osmanlı’nın başındaki en önemli gailedir. Bu durum Birinci Dünya Savaşı boyunca da bütün şiddetiyle sürmüş, tüm emperyalist güçlerin desteği ve önderliğiyle tam hayal ettikleri devleti kurduklarını sandıkları anda bu kez Kurtuluş Savaşı Ermenilerin tüm hayallerini yıkıvermiştir.

Ermeni Patriği Nerses Varjabedyan Rus İşgal Kuvvetleri Başkanı Grandük Nikola’dan, 1878 yılında“Yeşilköy Buluşması”nda şu sözü ve öğüdü almıştır:
“Size hiç kimse kendiliğinden vatan kuramaz. Bunu bizden de istemeyin, yapamayız. Eğer bağımsız bir devlet kurmak istiyorsanız, ayaklanın, isyan edin. Biz gereken silah ve para yardımını yaparız. Hükümet güçleri üstünüze gelince de ‘Müslümanlar Hıristiyanları katlediyor’ diye dünyayı ayağa kaldırırız”... demişti. Bu öğüdü dinleyen Patrik, bu sözleri İngiliz Büyükelçisi’ne aynen söyleyecek ve
“Avrupa’nın bizim bağımsızlık meselemizle ilgilenmesi için ille de oluk gibi kan akmasını görmesi gerekecekse, yakın bir zamanda tüm Anadolu’yu yangın yerine çevireceğimize emin olabilirsiniz” diyecektir. İngiliz Büyükelçi, bu mesajı aynen Londra’ya bildirecektir. O halde Osmanlı Hükümeti ne yaparsa yapsın, gelecek günler karanlıktır ve Ermeniler sonu karanlık bir yola girmektedirler. Bütün bu hazırlıklar sürerken ortada ne bir İttihatçı hükümet vardır, ne de bir “zorunlu göç” kararı vardır. Böyle bir kararın zorunlu olarak alınması tarihine daha 25 (yazıyla yirmi beş) yıl vardır ama, gene de oluk oluk kan akmaktadır ve cinayet işleyen Ermeninin işlediği cinayet yanına kâr kalmaktadır, zira derhal dış müdahale ve kapütilasyonlar devreye girmekte ve bu tür olayları konsolosluk mahkemeleri yargılamakta, çoğu kez de failler serbest bırakılmaktadırlar. Tıpkı günlerce süren, onlarca kişinin ölümüne, yüzlercesinin de yaralanmasına yol açan “Osmanlı Bankası Baskını” olayında olduğu gibi. Hatta Padişah Abdülhamit’e yapılan suikast olayında olduğu gibi. Her iki olay da dünyanın gözü önünde cereyan etmiş ve bu olayların failleri ellerini kollarını sallayarak ülkeyi serbestçe terk etmişlerdir. Osmanlı Hükümetleri bunlara bile sabır göstermiş ve bir “göç” kararı almamıştır.

1880 yılından itibaren Doğu Anadolu’daki İngiliz konsoloslarından gelen raporlardan, bölgedeki Ermeni unsuru içerisinde hızlı bir örgütlenme ve silahlanma faaliyetinin öne çıktığı anlaşılmaktadır. Tüm İngiliz arşivleri, söylediklerimizi teyid eden belgelerle doludur ve bu belgeler tüm araştırmacılara açıktır. (Bk. F.O. 424/107, No.194, Ek 1; F.O.424/107, No.185 ve 212)..

Bu arada sosyal içerikli cemiyetler kurulmaktadır. Bunların ilki, 1860 yılında İstanbul’da kurulan “Hayırsever Cemiyeti”dir.( Benevolent Union). Amacı Kilikya’yı kalkındırmaktır. Üyeleri arasında bulunan Hasip Şişmanyan ve Mıgırdıç Beşiktaşyan’ın Zeytun olaylarında rol oynadığı söylenmiştir. (Bak. Louise Nalbandian, The Armenian Revolutionary Movement, sf.71).

1870 ile 1880 arasında, Van’da “Araratlı”, Muş’ta “Okulsevenler” ve “Doğu”, Erzurum’da “Milliyetçi Kadınlar” isimli dernekler kuruldu. Sonra ilk üçü bir araya gelip birleşerek “Ermenilerin Birleşik Cemiyeti”ni kurdular.

Bu sosyal amaçlı derneklerin yanı sıra, ihtilalci cemiyetler de kuruluyordu. 1878’de Van’da kurulan “Kara Haç” cemiyeti bunlardandı. ABD’deki Clu Clux Clan” benzeri, bir kuruluştu. Ermeni davasına destek vermeyen Ermenileri öldürerek kısa zamanda ünlenmişti. Öldürdüğü kurbanının alnına kara bir haç işareti kazıyor, böylece imzasını bırakıyordu. Kullandığı slogan “…kurtulmak istiyorsan, komşunu öldür” idi. Bu emri yerine getirmeyen Ermeniyi ise kendileri katlediyordu.

1881’de Erzurum’da “ Anavatan Müdafileri” (Pashtpan Haireniats) Cemiyeti kuruldu. Bu derneğin de gayesi Ermenileri silahlandırmaktı.

İhtilalci bir parti olarak kurulan ilk kuruluş ise “Armenekan” partisidir. Kurucusu, aynı zamanda bir öğretmen olan Portakalyan, ihtilalci bir gençlik yetiştirmiş olmakla ünlenmiştir. Van’da oturması yasaklanınca 1885’de Fransa’ya gitmiş, Armenia gazetesini yayınlamış ve “kan dökmeden hürriyetin kazanılamayacağı” sloganını yaymaya başlamıştır.

İşte Portakalyan’ın talebelerinden olan dokuz öğrenci bir araya gelip, Armenia gazetesinin isminden yola çıkarak, 1885 yılında Armenakan Partisi’ni kurdular.(Bk. Kâmuran Gürün, Ermeni Dosyası, sf.129).Bu gazetenin Türkiye’ye girmesi 1885, Rusya’ya girmesi de 1886 yılında yasaklanacaktır.

Armenekan Partisi’nin kuruluş amacı, ihtilal yoluyla Ermenilerin kendi kendilerini idare hakkını ellerine almalarıdır. Parti programında bu husus belirtilmektedir. Partiye sadece Ermeniler girebilir. Halkı silahlı eyleme hazırlamak, onlara silah sağlamak, diğer ihtilalci kuruluşlarla işbirliği yapmak, partinin amaçları arasındadır ve sene henüz 1885’dir. Yani bu hazırlıklar 1. Dünya Savaşı’nın başlamasından 20 sene önce yapılmaktadır.

Dikkati çekenler arasında elbette İhtilalci Hınçak Partisi önde gelir. Bu parti 1887 yılında Cenevre’de kuruldu. Paris’te okuyan, Marksist ve hali vakti yerinde öğrencilerin kurduğu bir partidir. Portakalyan’ın Armenia gazetesinin okurları çevresinden bir grup, partiyi kurmuşlardır. Kurucularının hiçbiri Osmanlı teb’ası değildir ve Türkiye’yi hiç görmemişlerdir. Buna rağmen, görmeden düşman olmuşlardır. Yayınladıkları parti programının hedefleri dehşet vericidir. Buna göre:
“ 1. Bugünkü düzen bir ihtilalle ortadan kaldırılmalı, onun yerine ekonomik gerçeklere ve sosyal adalete dayanan yeni bir cemiyet oluşturulmalıdır.
“ 2. Partinin ilk ve yakın hedefi Türkiye Ermenistanı’nın politik ve milli bağımsızlığını sağlamaktır.
“ 4. Türkiye’de ihtilal yoluyla gerçekleştirilecek olan hedeflere varılmak için kullanılacak metod, propaganda, tahrik, tedhiş, teşkilatlanma ile köylü ve işçi hareketidir.
“ 6. Parti’de bir merkez komitesi kurulacaktır. İşçilerden ve köylülerden oluşacak iki geniş ihtilal grubu kurulacaktır. Bunlardan ayrı olarak gerilla çeteleri teşkil edilecektir.
“7. İhtilali gerçekleştirmek için en müsait zaman Türkiye’nin harbe girdiği dönem olacaktır.
“8. Süryaniler, Kürtler, Türklere karşı mücadelede kazanılmalıdırlar.
“9. Türkiye Ermenistan’ının bağımsızlığı elde edildikten sonra ihtilal, Rusya ve İran Ermenistan’ına teşmil edilecek ve Federatif bir Ermenistan kurulacaktır.

İşte bu hayallere kapılan Ermeniler, bu yola onları itip teşvik edenlerin de gayretiyle ülkede anarşi ortamını hazırladılar. Böylece, bu ülkeyi bölmek isteyenlerle böldürmek istemeyenler arasında kıyasıya bir mücadele başladı. Ama her şeye rağmen, hükümetlerin hâlâ Ermeniler için verilmiş toplu bir sürgün kararı bile yoktur. Bu kadar olaylara rağmen, hükümetler olabildiğince serinkanlılıkla olayları yatıştırmaya çalışmaktadırlar. Hınçak Partisi Kumkapı nümayişi olayını, Sasun isyanını, Babıâli nümayişini, Zeytun isyanını üstlenecektir.

Görüldüğü gibi, 1887 yılından itibaren Ermeniler tüm Anadolu’da her türlü tahrik ve tedhiş hareketlerine girişeceklerdir. Devlet uzun süre bu olanlara seyirci kalacak, eli kolu bağlanacaktır Bu durumda, aniden yıllardır ağır gelmeyen vergiler ağır gelmeye başlayacaktır. Bahane peşinde koşanlar her defasında bu bahaneleri kolayca bulacaklar, parti programının gereğini yapacaklardır.

Ermeni İhtilalci Taşnak Partisi (Daşnaksutyun) ise 1890 yılında Tiflis’te kurulmuştur. Daha ziyade sosyalist olmayan, milliyetçi gençlerden oluşmuştur. Ermenice “federasyon” anlamına gelmektedir. Bu durumda Hınçak Partisi’nin de bu gruba katıldığı anlaşılmaktadır. Ancak bu birlik fazla sürmemiş, 1891’de Hınçaklar Federasyon ile ilişkilerini, onları çok yavaş ve ağır buldukları gerekçesiyle kesmişlerdir.

Taşnak Partisi’nin programı 1892 yılında ortaya çıkmıştır. Buna göre:
Çeteler teşkil etmek,
Her yola başvurarak halkın maneviyatını ve ihtilalci faaliyetini arttırmak
Halkı silahlandırmak için her yola başvurmak
İhtilal Komiteleri teşkil edip, aralarında sıkı irtibatı temin etmek
Kavgayı teşvik etmek ve hükümet yetkililerini, muhbirleri, hainleri, soyguncuları yıldırmak,
Hükümet müesseselerini yağmalamak ve harap etmek sayılabilir.

Bu parti ayrılıktan, bağımsızlıktan söz etmemekte, reformları talep etmektedir. Bu şekilde bir terör örgütü olarak ortaya çıkan Taşnaklar, Osmanlı Bankası Baskınını, 1904 Sasun İsyanını, Yıldız Suikastini üstlenmişlerdir.



Böylece isyanlar dönemi başlatılmıştır. Bu olayları:
Anavatan Müdafileri Olayı ( 8.12.1882), Armenekan Çeteleriyle Çatışma (Mayıs 1889), Musa Bey Olayı (Ağustos 1889), Erzurum İsyanı (20 Haziran 1890), Kumkapı Nümayişi ( 15 Temmuz 1890), Merzifon, Yozgat, Kayseri olayları (1892-1893), Birinci Sasun İsyanı (Ağustos 1894), Zeytun (Süleymanlı) İsyanı (1-6 Eylül 1895), Divriği (Sivas) İsyanı 29 Eylül 1895), Babıali Olayı (30 Eylül 1895), Trabzon İsyanı (2 Ekim 1895), Eğin (Mamüratül Aziz) İsyanı (6 Ekim 1895), Develi (Kayseri) İsyanı (7 Ekim 1895), Akhisar (İzmit) İsyanı (9 Ekim 1895), Erzincan İsyanı ( 21 Ekim 1895), Gümüşhane İsyanı (25 Ekim 1895), Bitlis İsyanı (25 Ekim 1895), Bayburt İsyanı(26 Ekim 1895), Maraş İsyanı ( 27 Ekim 1895), Urfa İsyanı ( 29 Ekim 1895), Erzurum İsyanı ( 30 Ekim 1895), Diyarbakır İsyanı (2 Kasım 1895), Siverek (Diyarbakır) İsyanı ( 2 Kasım 1895), Malatya İsyanı ( 4 Kasım 1895), Harput İsyanı (7 Kasım 1895), Arapkir İsyanı ( 9 Kasım 1895), Sivas İsyanı ( 15 Kasım 1895), Merzifon İsyanı ( 15 Kasım 1895), Gaziantep (Ayıntap) İsyanı ( 16 Kasım 1895), Maraş İsyanı (18 Kasım 1895), Muş İsyanı ( 22 Kasım 1895), Kayseri İsyanı (3 Aralık 1895), Yozgat İsyanı (3 Aralık1895), Zeytun İsyanı (1895-1896), Birinci Van İsyanı (2 Haziran 1896), Osmanlı Bankası Baskını (14 Temmuz 1896), İkinci Sasun İsyanı ( Temmuz 1897), Sultan Abdülhamit’e Suikast (Yıldız Suikastı) (21 Temmuz 1905), Adana İsyanı (14 Nisan 1909).

Olayların birbirine ne kadar yakın tarihlerde cereyan ettiği görülürse, hepsinin bir tertip eseri olduğu kolaylıkla anlaşılacaktır. Sadece 1897’ye kadar kırka yakın ilde tedhiş ve cinayet eylemlerine tanık olunacak, gene de sabır gösterilecektir. Böyle bir hükümetin, bir de üstelik 1. Dünya Savaşı gibi, var olup olmama savaşının verildiği bir ortamda, benzer tedhiş hareketlerine maruz kalınca, Ermenileri savaş alanının dışına toplaması veya sürmesi kadar doğal ne olabilir. Hangi devlet benzer durumda aynı kararı almazdı, sormak gerekir.

İşte 1. Dünya Savaşı günlerine bu koşullarla gelinir. Osmanlı Devleti savaşa girince, Ermeniler bekledikleri fırsatın doğmuş olduğu inancıyla toplu olarak harekete geçerler ve Kafkas Ordusu’nun geri hatlarını vururlar. Rus ordularıyla işbirliğine giderler ve Van içerden vurularak 15 Nisan 1915’te Rus ordularına teslim edilir, büyük bir Müslüman kıyımı yaşanır. Bunun üzerine 24 Nisan 1915’te Hükümet Ermeni ileri gelenleri olarak 2345 kişiyi tutuklar. Bu olayı Ermeniler sanki bir kıyımın yıldönümüymüş gibi, her yıl 24 Nisan’da protesto eylemlerine dönüştürürler. Oysa o gün kimsenin burnu bile kanamamıştır. Olayların yatışmayıp, üstelik daha da artması üzerine Hükümet 27 Mayıs 1915 günü, zorunlu olarak, bazı Ermenileri “zorunlu göçe” tabi tutar. Çıkan yasanın adı “Sevk ve İskân Yasası”dır ve yukarda açıklanan sebeplerden dolayı zorunlu olarak çıkarılmıştır.

Ermeniler hükümetin aldığı bu kararı “bir soykırım” olarak nitelemekte ve bu ısrarlarını inatla sürdürmektedirler. Oysa olayların bir soyu kırma amacını taşımadığı son derecede açıktır ve aksini kanıtlayacak tek bir belgeye rastlanmamıştır. Esasen benzer iddialar Lozan Konferansı esnasında da dile getirilmiş, olayı 3,5 yıl boyunca inceleyen ve araştıran İngiliz Harp Divanı, Malta’da tutuklu bulunan tüm zanlıları serbest bırakmıştır. Avrupa Adalet Divanı 29 Ekim 2004 tarihinde aldığı bir kararla Marsilya’daki bir Ermeni Derneği’nin açtığı davayı reddetmiş, Ermenilerin ortaya attıkları “soykırım” iddialarının hiçbir “hukuki” dayanağı olmadığını, Avrupa Parlamentosu’nun 1987 yılında aldığı ve “…Türkiye soykırımı tanımadığı takdirde Avrupa Birliği’ne giremez” yolundaki kararın da siyasi bir karar olduğunu, hukuki bir temele dayanmadığını, bir fiilin soykırım olup olmadığının hukuki bir konu olduğunu ve ancak buna bir mahkemenin karar verebileceğini, oysa Avrupa Parlamentosunun bir yargı organı olmadığını ifadeyle davanın reddine karar vermiştir. Bu sonuç da Ermenilerin hâlâ ne boş hayaller peşinde koştuklarını göstermektedir.

TÜRKİYE VE ÜÇÜNCÜ ÜLKELERE YÖNELİK ERMENİ TERÖRÜ

TÜRKİYE’YE YÖNELİK ERMENİ TERÖRÜ

Gurgen (Karekin) Yanikian adlı yaşlı bir ermeninin 27 Ocak 1973’de ABD’nin Santa Barbara kentinde Los Angeles Başkonsolosumuz Mehmet Baydar ile Konsolos Yardımcısı Bahadır Demir’i katletmesiyle başlayan “bireysel ermeni terörü”, 1975’den itibaren “örgütlü Ermeni terörü” izlemiş ve yurt dışındaki görevlilerimiz, misyonlarımız ve kuruluşlarımıza yönelik Ermeni saldırıları kısa sürede hızlı bir tırmanma göstererek yoğunluk kazanmıştır.

Türkiye’yi hedef alan Ermeni terörünün 27 Ocak 1973 - 5 Kasım 1982 tarihleri arasındaki bilançosu şöyledir:

1. 18 Ülkenin 32 kentinde değişik türde 65 saldırı yapılmıştır.

Bu ülke ve kentler ile saldırıların ülkelere göre dökümü aşağıda gösterilmiştir:



2. Saldırıların Lübnan ve İran dışında, hemen hepsinin müttefikimiz olan Batı ülkelerinde meydana gelmesi özellik arz etmektedir. Lübnan ve İranda’ki saldırılar, bir ölçüde, bu ülkelerin iç istikrarsızlıkları ile açıklanabilir.

3.Saldırılarda, görevlilerimiz ve vatandaşlarımızın yanı sıra 6 yabancı hayatını kaybetmiş, 83 yabancı yaralanmıştır. Ölenlerin 1 i İspanyol, 2 si İtalyan, 1 i Alman, 1 i Amerikalı, 1 i İsviçreli, yaralananlardan 16 sı İtalyan, 4 ü Amerikalı, 2 si İsviçreli, 2 si Danimarkalı, 1 i Lübnanlıdır.

4.Saldırıların Yıllar itibariyle incelenmesi, Ermeni terörünün özellikle 1979’dan başlayarak büyük bir artış gösterdiğini ortaya koymaktadır. Buna göre,

1973’de 3
1975’de 5
1976’da 3
1977’de 4
1978’de 4
1979’da 11
1980’de 17
1981’de 9
1982’de(4 ayda) 13 saldırı yapılmıştır.

Bu tablodan şu iki sonucu çıkarmak mümkündür:

a) Ermeni terörü özellikle 1979’dan itibaren etkin bir örgütlenme kaydetmiştir.

b) 1979–1980 yıllarındaki saldırı yoğunluğu ile Türkiye’de o dönemdeki anarşi arasında bir paralellik mevcuttur.


ERMENİ TERÖR ÖRGÜTLERİ

Yurt dışındaki görevlilerimize, misyonlarımıza ve kuruluşlarımıza yapılan saldırı ve eylemleri şu ermeni terör örgütleri ya da grupları üstlenmiştir.

1. Ermenistan’ın Kurtuluşu için Ermeni gizli Ordusu (ASALA)
2. Ermeni Soykırımı Adalet Komandoları (ESAK)
3. Yeni Ermeni Direnişi
4. Ermeni Kurtuluşu
5. Ermeni Kurtuluş Cephesi
6. Yanikion Komandosu
7.Genç Eylem Grubu

Bu terör örgütlerinin en önemlileri ilk dört sırada yer alanlardır. Son üç örgütün adı yalnızca bir kez duyulmuştur. Cinayetlerden asıl sorumlu olanlar ise ASALA ve ESAK’dır. ASALA 8, ESAK 7 görevli ve vatandaşımızın katledilmesinden sorumludurlar. 4 görevlimizin katlini ise iki örgüt ayrı ayrı üstlenmişlerdir. Yine ASALA silahlı saldırılarda 10 görevli ve vatandaşımızı, ESAK 3 görevlimizi yaralamışlardır, 1 görevlimizin yaralanmasına da birlikte sahip çıkmışlardır.

Saldırıların, üstlenen örgütler itibariyle dökümü de ASALA ve ESAK’ın diğer Ermeni terör grupları karşısındaki önemlerini ortaya koymaktadır. Buna göre, 69 saldırıdan,

33 ünü ASALA
16 sını ESAK
5 ini Yeni Ermeni Direnişi
1 ini Ermeni Kurtuluş Cephesi
1 ini Yanikian Komandosu
1 ini Ermeni Kurtuluşu
6 sını ayrı ayrı Asala ve Esak
1 ini ayrı ayrı Yeni Ermeni Direnişi ve Genç Eylem Grubu
Gerçekleştirmişler.

5 saldırı ise açıkça üstlenilmemiştir.

Bu 69 saldırıdan yalnızca 8 inin failleri(Yanikian, Kilndjian, Jamgotchian ve Sesliyan, Kozliyan, Basmadjian, Joflian Sassounian ve son olarak Levon Ekmekçiyan yakalanabilmiş diğer saldırganların failleri meçhul kalmıştır.

Burada, saldırıları ve işledikleri cinayetler itibariyle diğer Ermeni tedhiş örgüt ve gruplarından çok daha önemli görünen ASALA ve ESAK hakkında özet bilgi verilmesinde yarar görülmektedir.

1. ASALA
20 Ocak 1975 de Beyrut’ta kurulmuştur. Aynı tarihte Beyrut’taki Dünya Kiliseler Konseyi Bürosuna yaptığı bombalı saldırı ile adını ilk kez duyuran örgüt, “Marksist-Leninist devrimci bir çizgi izlediğini” açıklamakta, kendisini “uluslar arası devrim hareketinin parçası” olarak “silahlı mücadele” ile çözümlenebileceği görüşünü savunmaktadır. Örgütün ilan ettiği amaçları şunlardır:
a) İşgal altındaki Ermeni topraklarını kurtarmak ve birleşik, demokratik ve sosyalist bir Ermenistan kurmak.(ASALA, işgal altındaki Ermeni topraklarından “Batı Ermenistan” diye adlandırdığı Doğu vilayetlerimizi kasdetmekte, Sovyet Ermenistan’ını “kurtarılmış bölge” olarak kabul etmektedir.

b) Topraklarına döndüğünde Ermeni halkına en azından kendi kaderini tayin hakkı tanınmasını sağlamak.

c) “Soykırımın” tarihi bir gerçek olarak Türkiye tarafından kabulünü temin etmek.

d) Türkiye’yi “Soykırım” nedeniyle tazminat ödemeye zorlamak.

ASALA, açıklamalarında, Türkiye’nin “Soykırımını tanıması” ve “tazminat yükümlülüğünün” hedef sıralamasında sonda yer aldığını özellikle vurgulamakta ve “emperyalistlerin ajanı” olarak tanımladığı Taşnakları yalnızca bu son iki amacı temin etmeye çalışmakla suçlamaktadır.

Uluslar arası terörün parçası olan ASALA, “Türkiye’deki Kürt ve Türk devrimcilerle” işbirliği yaptığını ve dayanışma içinde olduğunu belirtmekte, Türkiye içinde de, İstanbul, Ankara, İzmir, Diyarbakır ve Van’da bazı eylemler gerçekleştirdiğini, içinde asker ve subayların da bulunduğu bir Türk uçağının düşürülmesinden sorumlu olduğunu ileri sürmektedir. Komandoların sık sık Türkiye’ye girdiğini iddia eden ASALA “Türkiye’deki Kürt ve Türk devrimcilerle işbirliğini” bu “devrimcilerin” “Ermeni davasının haklılığını kabul etmeleri” koşuluna bağlamaktadır.

Bilinen liderleri Hagop Hagopian ve Mihran Mihraniandır (Bu iki ismin takma adları olması muhtemeldir) Merkezi büyük bir olasılıkla Beyrut’dadır. Ancak ASALA merkezinin Beyrut’da olduğunu reddetmekte ve Türkiye dâhil Ermenilerin yaşadığı her ülkede merkezleri bulunduğunu belirtmektedir.


Yrd. Doç. Dr. Orhan ÇEKİÇ
Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi
Bölüm Başkanı

21 Ekim 2007

Ermeni iddiası fos çıktı

Ermeni Lobisinin yıllardır Hitler'e ait olduğunu öne sürdüğü "Ermenilerin yok edildiğini bugün kim hatırlıyor" sözü meğer hiç söylenmemiş. İsrailli bir tarihçi, Hitler'in bu sözleri hiç söylemediğini, muhabirin konuşmaları karıştırdığını ortaya çıkardı.

Pulitzer aldı
Hitler'in sözlerini dünyaya duyuran ABD'li Locher, 1909-1946 yılları arasında AP ajansının Almanya bürosunda savaşı izledi. Hitler'in kurmaylarıyla sıkı ilişkiler kuran ilk gazeteci olan Lochner, Pulitzer ödülü aldı.

İkinci Dünya Savaşı'nda büyük bir insanlık dramına imza atan Alman diktatör Adolf Hitler'in, 1939'da generalleriyle yaptığı toplantıda neden Polonya'ya saldırmaya karar verdiğini şu sözlerle açıkladığı iddia edilmişti: "Polonyalı kadın, çocuk ve erkeklere ölüm için birlikleri görevlendirdim. Ermenilerin yok edildiğini bugün kim hatırlıyor ki?"

Ermeni lobisi, bu sözleri yıllarca Türkiye'ye karşı en önemli argüman olarak kullandı; "Türkler, Yahudi soykırımına ilham oldu" denildi. Ancak İsrail'in önde gelen tarihçilerinden Tom Segev, ifadeleri dünyaya duyuran Amerikalı gazetecinin hata yaptığını yazdı.
Haaretz gazetesindeki yazıya göre, Nürnberg mahkemelerinde AP ajansının Hitler muhabiri Louis Lochner de tanıktı. Sözleri orada aktardı. Başka bir araştırma yapan Amerikalı başsavcı, aynı gün iki ayrı konuşma yapan Hitler'in "Ermenilerin yok edildiğine ilişkin hiçbir söz kullanmadığını" saptadı. AP muhabirinin konuşmaları karıştırdığının anlaşılması üzerine o bölümler tutanaklardan çıkarıldı. Buna rağmen mahkeme dışına bu durum sanki o sözler gerçekten söylenmiş gibi sızdırıldı. Tarihi bir hata nedeniyle Yahudiler, ABD'deki Ermeni tasarısına arka çıktı.

Kaynak: Hürriyet
Bağlantı: http://www.hurriyet.com.tr/gundem/7528843.asp?gid=180&sz=57240

06 Haziran 2007

Askılarında kırmızı boncukları olan o en sevdiğim elbisemi bir daha hiç giyemedim

Yil 1982, günlerden Cumartesi. En sevdigim gün! Okullar acilmak üzere. Babam ve annem Hollanda`dan dönüyorlar bugün. Öglen 13:00 gibi Esenboga Havalimani´na yola cikicaz. Cok heyecanliyim.Kimbilir annem bana neler aldi? Anneannemler, teyzemler, kardesim ve ben arabaya dolustuk. Biz kücügüz ya, anneannemle teyzemin kucagina oturduk tabii. Bir tanidigimizin arkadasi alanda görevli polis, bizi iceri sokacak. Ucagin inisini görebilicez.Cok heyecanliyim..

Babam mastira gitmisti, MTA göndermisti. Jeoloji mühedisi kendisi. Annem dönüsüne yakin tatile gitti yanina.Bize anneannemler bakti o yaz. Side`ye gittik. Omuzlarimiz o kadar cok yandi ki günesten hala lekesi durur. Yogurt sürerdi anneennem acisini alirmis..Neyse...

Iceri girdik. Dev gibi camlar vardi karsimda.Ilkokul ikiye gecen bir cocuk olarak cok ta kisa sayilmazdim ama yine de camlar devasaydi. Her gelen ucagi annemlerin ucagi saniyorduk, telaslaniyorduk sonra etraftan vatandaslar karisiyorlardi. ´´O degil daha gelmedi´´

O sirada yanimiza bir yabanci yaklasti.Kafasinda hic saci yoktu.Pala biyikli ve iri bir adam!
´´Cocuklar Hollanda ucagini mi bekliyorlar´´ dedi anneanneme. Evet dedik. Anneannem hemen sohbete koyuldu, ustalikla hayat hikayemizi özetledi yabanciya. Sag tatafa yanasin oradan görebilirler buraya yanasmaz dedi..Nereden bilebilirdi ki, ama sözünü dinledik saga dogru gittik. Tel kapnin dibine kadar yürüdük.Cok heyecanliyim..

Iste tam o sirada ucagi gördük.Gelmisti.Inise gecti.Tekerlekleri acildi. Tam o sirada olanlar oldu. Bütün hayallerim korkunc bir patlamayla sarsildi. Sevinc cigliklari bir anda aci cigliklarina dönüstü Herkes bagriyordu ciglik cigliga! Hepimiz ne oldgunu anlayamadan organize bir sekilde kedimizi yere yatar vaziyette bulduk. Ben ise ucaga bakakalmistim.Tekerlekler piste degemeden ucak geri havalandi. Annemler gidiyordu. Cok üzgündüm.

Merak ve cigiliklar icinde kafami kaldirdim. Ne oldugunu anlamiyordum. Duvara dayali dev pirinc bir tepsinin kayarak yere düstügünü sandim cünkü onu görmüstum ve bu yere düsse ne gürültü kopar demistim icimden.
Ama durum hic de öyle basit degildi. Keske durum bir cocugun hayal gücü kadar masum olabilseydi...

O gün, kanli Cumartesi, Ermeni (Diaspora) teröristler Esanboga`ya baskin yapmislardi. Polis tanidigimizin da aralarinda bulundugu 9 insanimiz hayatini kaybetti. O günden bana hatira kalan bir sey de kafami kaldirdigimda kafasina kadin corabi gecirmis birinin elindeki makinaliyla etrafi taramasiydi.

Askilarinda kirmizi boncuklari olan o en sevdigim elbisemi bir daha hic giyemedim, o günü hatilatan her seyi atti annem. Ha bu arada ilk bomba bizi oradan uzaklastiran yabancinin yaninda patladi. Pala biyikli amca oracikta ölmüs. Gece TRT`de haberlerde gördük. Allah rahmet etsin.

Türkiye her gün gelen sehit haberlerine agliyor. Dün yine 7 mehmetcigimiz sehit oldu. Allahtan rahmet, Aziz Vatanimiza bassagligi diliyorum.

Tüm gurup üyelerine iyi dileklerimle...

Merih TAN